06 Kasım 2009 Cuma

hahahah

SODA geliyor....

http://www.sodaistanbul.com/blog/

23 Ekim 2009 Cuma

Yeni aşkım: ANAİS NIN


Anais Nin'in günlüklerinden 4. volümü (1944-1947) okuyorum. Henüz bitirmedim ama en sevdiğim kitaplar arasına girdi bile; bitsin istemiyorum. Nin olaydan çok çevresindeki insanların karakterleri ve onlarla olan iletişimi, ilişkisi üzerine odaklanıyor.

Ve sabah okurken bir anda dank etti bu günlüğe niye bu kadar vurulduğum; herhangi bir olaylar zinciri olmadığından, sonrasında ne olacak ya da daha önce ne olmuş gibi bir beklenti yok. Sadece o anda anlattığı insana, kavrama odaklanıyorsun. Tümüyle 'an'a kitleniyorsun. Ve anladım ki zamansızlık büyük bir özgürlük ve alışık olmadığım, büyüsüne kapıldığım bir his.

"Character is timless. Ageless. We live back and forth in the past, or in present, or in the future. With the young, one lives in the future. I prefer that. Changes occur constantly according to the vision, image, or myth which possesses one. We do not grow absolutely, chronologically. We grow sometimes in one dimension, and not in another, unevenly. We grow partially . We are relative. We are mature in one realm, childish in another. The past, present, and future mingle and pull us backward, forward, or fix us in the present. We are made up of layers, cells, constellations. We never discard our childhood. We never escape it completely. We relieve fragments of it through others. We live buried layers through layers. We live through others' projections of the unlived selves." s. 143

Ayrıca oldukça ilginç bir hayatı var. Viki'den bu paragraf bir ipucu verebilir mesela:
"Uzun yıllar Anaïs Nin aynı anda iki kişiyle evli kalmıştır. Bir sanatçı ve bankacı olan ilk kocası Hugh Guiler ile 1923'de evlenmiştir. 1955 yılında Guiler ile evliliği sürerken evlendiği Rupert Pole ise bir orman memuruydu. Her iki adam da Nin'in ikili yaşantısından bihaberdi ve 1977'de Nin'in ölümüne kadar tanışmamışlardı. 1985 yılında Hugh Guiler'in ölümünden sonra Nin'in günlükleri Rupert Pole'un izniyle eksiksiz halleriyle yayımlanmıştır."

16 Ekim 2009 Cuma

New York Sokak Sanatçıları

New York'ta köşe başı müzik, resim, dans yapan birilerine rastlıyorsun sürekli.

Rastladığım bir kaçı:

Central Park'taki üç akrobatçı şaklabancı; vücutlarından çok çeneleri hareket halindeydi ama çok komiklerdi gerçekten de...

Central Park: Kemanıyla garip melodiler çalan adam ve ona eşlik eden doğaçlama (ve oldukça garip) dans eden kızları. Üstteki akrobatçılar "Forget the naked Indian guy and come watch us" diyerekten tüm izleyicilerini çaldı.

Williamsburgh, Bedford St.'te (Brooklyn yani) sokakta rastladığım bu adam, eski plakları kenarlarından eritip tabak haline getirmiş. Iggy Pop, The Kinks ve Ray Charles plaklarından oluşan üç tane aldım hemen. Çok da tatlı bir adamdı.

12 Ekim 2009 Pazartesi

The Outsider

Mavi Jeans'ın resmi blog'unu hazırlayan Ayşecan, blog'un 'outsider' adlı fotoğraf bölümü için beni seçerek pek gururlandırdı. Henüz 1-2 aylık olan 'Uçuk Mavi'yi mutlaka blog listenize eklemelisiniz! Yeni 'outsider' yerini almadan da hemen bir göz atıp, beni mutlu ediniz.

(Bazı arkadaşları, haber vermeden fotoğraf seçkime dahil ettim; umarım kızıp kafama domates atmazlar.)

07 Ekim 2009 Çarşamba

CEAAZZZ

Dün akşam sevgili arkadaşım ve aynı zamanda komşum Bora Çeliker'i izlemeye gittim Nardis'e. Bora Çeliker Quartet olarak çıktılar karşımıza. Bora gitar çaldı ama bazen şarkı da söylüyor aslında. Ne yazık ki henüz kendisini dinleyemedim. Şarkı söyleyeceğin zaman haber ver yine geleceğim dedim. Sanırım Blues söylüyor. Esin dinlemiş ve çok eğlendiğini dile getirmişti zaten. Yeterince bu tarz konserlere gitmiyorum; varsa yoksa Kiki'ydi, Babylon'du şuydu buydu. Onların da keyfi farklıı tabii ama arada değişik tatlarla zenginleştirmek
lazım hayatı.

Konuyu yine New York'a bağlayacak olursam: West Village'da Smalls adındaki bilinen caz barlardan birine gittik. Yine yer altında bir bar; minik, sahne önüne bir sürü salaş sandalya dizmişler. Tam bir jam session'a tanık olduk. Zaten girerken fark etmiştim, seyirciler arasında elinde enstrümanlarıyla gelen bir sürü tip vardı. Esas grup bir saat çaldıktan sonra sahneye davet etti hepsini, kenara dizildiler ve sırayla sahneye çıkıp solo attılar. Normalde vokalsiz caz konserlerinde 1-2 saatten sonra bık bıklanmaya başlarım ama sanırım 4-5 saat falan kalmışız. Bir de şöyle bir sürpriz oldu; sahneye klarnetçi Barbaros Erköse davet edildi. Anında oryantal bir tınıya geçiş yapıldı. Ne yazık ki fazla uzun sürmedi, kendisi erkenden ayrıldı. Barda bir kaç Türk daha vardı. Meğer Batı ve Doğu müziği hakkında bir belgesel çekiyorlarmış, kamera ellerinde Barbaros'u çekiyorlardı. Hatta Serkan dışarı sigara içmeye çıktığında onunla da ufak bir röportaj yapmışlar. Kokusu çıkar yakında.

Aynı ekibi ertesi gün Nublu'da da gördüm. Nublu belki bildiğiniz üzere İlhan Erşahin'in açtığı bir kulüp. O gece -grubun ismini unuttum ama- Erşahin sahnedeydi. Tümüyle enstrümantaldi ama sonra bir anda bir "uuuuooouuu" diye vokal sesleri yükselmeye başladı. Bir baktım sahnede Kenan Doğulu var. Türkler dünyayı bir şekilde küçültmeyi beceriyor.


05 Ekim 2009 Pazartesi

Tıngırdayan bir tecrübe daha: Reverend Vince Anderson & the Love Choir

"100% Jesus" adlı bir albüme sahibim artık. Evet, bildiğin gospel müziği dinliyorum. Ama with a twist şekerim; gospelımsı funk diyelim mesela. Olaylar şöyle gelişti: Emir bizi kendi mahallesi olan Brooklyn, Williamsburgh'a davet etti bir gece. Öncesinde güzel evinde biraz demlendikten sonra Union Pool adlı bara gittik. Gerçekten mekan olarak en beğendiğim barlardan biri oldu. Bir kere oldukça büyük bir yer ve farklı mekanlara ayrılmış: girişte standart bar bölümü var, masalı vs., dışarda insanların rahatça sohbet edip sigara içebildiği büyük bir avlusu ve son olarak da konser alanı var.

Özellikle Pazartesi çağırdı Emir bizi, nitekim Reverend (bildiğiniz papaz yani) Vince Anderson & his Love Choir sahne alıyormuş. Sahneye bir anda sanki 70'lerden fırlamış tipler çıktı, her biri kendine has. God, love, jesus mesus kelimeleriyle bezenmiş şarkılar söyledi bize sevgili "reverend" minik orgu eşliğinde. Ama bu reverend bildiğiniz papazlardan değildi, Elvis ayarında bir papazdı.
(Saksafoncu, transparan pantalonuyla da ilgi çekti.)

Gerçekten harika bir performanstı. "Hallelujah!!!" diye bağırmama az kalmıştı. Bira eşliğinde ilahi müzik..yeme de yanında yat. Çok eğlendik, sabaha karşı çıktık öyle diyeyim yani...
(Yakışıklı tromboncu için ayrı bir kareyi uygun gördüm.)

NYC'den tıngırdayan tecrübeler: The Bill Murray Experience

Bir önceki post'un devamıdır, ona göre...

New York'ta her köşe başında müzisyenlere rastalayabilirsiniz. Müzisyen derken plastik flüt çalan 6 yaşındaki çocuklardan bahsetmiyorum tabii. Metroya ilk bindim mesela, hareket etmeye başladığı an yan vagondan üç tane zenci (ayıp mı oluyor zenci demek? herhangi alt anlam çıkarmayınız lütfen, dil alışkanlığı..) genç fırladı. Bir yandan rap söylerken bir yandan da ortamızdaki daracık koridordan delicesine taklalar
atıyorlardı. Central Park zaten köşe başı müzisiyenler ve göstericilerle dolu. O gösterileri bilahare (bilahare de ne gıcık kelimedir, niye kullanıyorsam) anlatacağım.


The Bill Murray Experience adlı gruba Washington Square Park'ta rastladım. Vocalistin sempatik tavırları ve kendine özgü harika giyimiyle hemen ısını verdim kendilerine. Uzun ve yorucu bir yürüyüşün ardından akşamüstü yaptıkları dingin müziği dinlemek dilin damağa yapıştığı sıcak bir günde limonata içmek gibiydi. Yine kaptım hemen bir CD tabii ki...